Yas kişi için anlam taşıyan bir sevgi nesnesinin yitiminden sonra,psişik dengenin yeniden kurulmasını sağlayan mental süreçtir.Yas tutmayı yalnızca ölüm ya da boşanma gibi büyük kayıplara bir yanıt olarak düşünme eğilimimiz var.Oysa yas tutma,basitçe herhangi bir yitim ya da değişikliğe verilen psikolojik yanıt,iç dünyamız ile gerçeklik arasında bir uyum sağlayabilmek için yaptığımız uzlaşmalardır(Volkan ve Zintl, 1993).Bazı iç ve dış etkenler,yas sürecini tamamlayabilme kapasitesini belirler;

  • Duygusal olgunluk
  • Acı verici duygulanımlara dayanabilme yetisi
  • Özgüvenin otonom olarak düzenlenebilmesi
  • Yitirilen nesneye bağımlılığın derecesi
  • Yitimin yaşandığı koşullar vb.(Wolfenstein, 1966)

Volkan’a göre (1985) bir bireyin yitime gösterdiği uyum,sonraki yaşamının yönünü önemli ölçüde etkiler.Kaybedilen kişi,sevilen ve/veya nefret edilen biri olabilir.Bu kişinin bir yönü ya da işlevi ile çeşitli tiplerde özdeşimler yapılır ve bu tür özdeşimlere karşı savunmalar geliştirilir.

Bu özdeşimler ve savunmalar önemlidir.Çünkü bunlar yas süreci sırasında,yitirilen kişinin zihinsel tasarımını değiştirirler.Bununla sınırlı kalmayıp yas tutan kişinin kendisine ilişkin tasarımını da değiştirirler.

“Yitim” terimini,yaşamının bir evresinden diğerine geçtikçe tanıdık ve rahatlatıcı olanı geride bırakma(yani kaybetme)gereksinimi anlamında da kullanılabilir.Bu durum,çocukluğun gelişimsel evrelerinden başlayarak tüm yaşam döngüsü boyunca devam eder.

Yas işini yapabilme yetisi,gelişimsel öykümüze bağlıdır.Doğduğumuz günden itibaren,bir şeyleri bırakarak büyürüz.Bebek sütünü bardaktan içmek için,annesinin memesini bırakmayı kabullenir.Yürümeye başladığında,kucakta taşınmanın güvenliğini kaybeder.Ödipal kompleksin çözümüyle birlikte,karşı cinsten ebeveynin kendisine ait bir yasakevi(insest) nesnesi olabileceği şeklindeki düşlemeden(fantaziden) ve bunun ümit etmekten vazgeçer.Bu vazgeçmeyle birlikte,çocuğun anneye bağımlılığı daha da azalır.Önünde koskoca bir toplumsal dünyanın kapısı açılır.Bu dönemleri sorunsuz geçiren çocuklar, genellikle coşkulu bir ana sınıfı ya da ilkokul birinci sınıf geçirirler.Bunların her biri,özgürlüğe ve özerkliğe doğru atılan adımlardır.Bunlara “gelişimsel kayıplar” adını veriyoruz.Görüldüğü gibi,bu terim gelişme ve kayıp kavramlarını bir araya getirerek,kazanç anlamını da içermiş oluyor.Gelişimsel kayıplar,ergenlikte yeniden önem kazanır.

Normal olarak,ergenlikte gerçekleşen yeniden örgütlenmenin önkoşulu olarak,ergenler regrese  (geri çekilme,gerileme)olurlar.Bu regresyon sırasında,yaşamlarında önemli olan kişilerin içselleştirilmiş tasarımlarına olan bağlarını gevşetirler.Bu tasarımlar ve bunlara karşılık gelen kendilik-tasarımları ciddi değişikliklere uğrar.Kişiliğin kristalleşmesi için gerekli süreçlerden biri olan bu sürece,ikinci bireyleşme(second individuation) denir(Blos, 1967).Ergenlikte,içselleştirilmiş tasarımlara olan bağların gevşemesiyle,serbest kalan enerji,yeni ya da en azından değişikliğe uğramış tasarımlara tekrar yatırılır.

Psikoterapi sürecini de tıpkı yaşam gibi düşünebiliriz:Kazançlarla ve kayıplarla dolu bir süreç.Her çözüm işlemi kazancı ve gelişimsel yitimi beraberinde getirir.Volkan’a (1981) göre,yas kavramı,değişim dediğimiz şeyi de içine alacak biçime genişletilebilir.Benzer şekilde,hastayı bir biçimde ansiyeteden koruyan bir belirtinin psikoterapi sürecinde gerilemesi de,paradoks gibi görünmesine rağmen, “yitim” kavramı içinde düşünülebilir.

Çocukluğu ağır duygusal, fiziksel ve cinsel tacizler ve oradan oraya bırakılmalarla geçmiş bir hastanın,saatlerce süren disosiyatif yaşantıları vardır.Uzun bir çalışmadan sonra bu yaşantılar seyrekleştiğinde,bunları özlediğini ve etkin biçimde davet etme isteği duyduğunu dile getirdi.

Klink çalışmalarımız sırasında çok çeşitli hastalarla karşılaşıyoruz.İlk görüşmede patalojik yas tanısı koyduğumuz hastalarımızın yanısıra,aşağıdaki örnekte olduğu gibi ancak ve ancak geçmişteki özgül bir yitimin yasını tuttuktan sonra huzur bulabileceğinin ipuçlarını,bize baştan verem bireyler vardır.

Kilolarım sanki benim geçmişimle bağım.”Babam da kiloluydu.Onun gibi olmak hoşuma gidiyor.”Babanın,öldüğü yaşa gelince hemen doktora koştum.Bu kilolar beni öldürür mü diye.”Hastanın bu cümlelerini ilk birkaç görüşme içinde,çeşitli zamanlarda işittim.

Psikoterapi sürecinin ilerleyen zamanlarında,geçmişlerindeki yitimleri kavrayıp kederlenen hastalarımız da vardır.

“Çocukluğumda gördüğüm baskı ve şiddet yüzünden ne kadar becerikli olmuşum.Az su harcayarak,hızla bir sürü bulaşığı yıkayabiliyorum.Aynı anda birkaç yemek pişirebiliyorum.Beni böyle yetiştirdiler.Oysa isterdim ki,birkaç dil öğrenerek yetişseydim.”

Genel olarak, yası anlamamız için gerekli üç temel unsurlardan söz edilebilir.

  1. Her kayıp bizi kaçınılmaz bir keder içine sürükler.
  2. Her kayıp tüm geçmiş kayıpları canlandırır.
  3. Her kayıp,eğer yası tam olarak tutulabilirse,büyüme ve yenileme için bir araç olabilir.(Volkan ve Zintl, 1993)

Yas tutmadaki temel iş,yoksunluk ya da terkedilmeye uyum sağlamayı içerir.Bu nedenle,psikoterapide yas görüngülerinin en belirgin olarak görüldüğü evre sonlanma(terminasyon) evresidir.Bu evrede ayrılmayla ilgili tüm duygulanımlar görülür.

Sonlanma sözcüğü,hem sağaltımın başlangıç ve orta evrelerinden ayrı bir evre olarak sonlanma dönemini,hem de bu evredeki süreci tanımlar.Sonlanma sürecinin başlamakta olduğunu gösteren bazı işaretler vardır.Bunlar şu şekilde sıralanabilir.

  • İyileştirici yapısal değişiklik,yani kişilik yapısında değişiklik
  • Duygulanımlara kolayca ulaşabilme ve duygulanımların yeterince uygun düzenleniyor olması
  • Savunmaların olgun,sağlıklı bir denge ve uyum yönünde değişmesi
  • Belirtilerin azalması
  • Yaşam öyküsünü oluşturan yaşantıların,makul bir çerçeve ve süreklilik akışı içinde yerli yerine oturması
  • Yeterince şekillenmiş bir aktarım nevrozunun çözümlenme yoluna girmesi(Moore ve Fine, 1990)

Psikoterapinin sonlanabileceği konusunda,hasta az çok terapistle fikir birliği içinde olmalıdır.Bu fikir birliği,sonlanma evresinin başlangıç noktasıdır.Belirli bir tarih saptaması ise sonra gelir.

Başarılı bir sonlanma döneminde ortaya çıkan bazı görüngüler vardır.Bunlar arasında karışık duygular,keder,belirtilerinin alevlenmesi,çatışmaların alevlenmesi ve ayrılık anksiyetesi sayılabilir.Bazen bunlar yanıltıcı biçimde,sağaltımın iyi gitmediği ya da hastanın psikoterapinin sonlanmasına hazır olmadığı izlenimi uyandırabilirler.Oysa bunların ortaya çıkması terapinin uzatılmasını gerektirmez.Hollender ve Ford’un (1990) izinde gidip bunları tek tek gözden geçirecek olursak:

Karışık Duygular:Çeşitli ilerlemelere bağlı hoşnutluğun yanısıra,hastada hemen hemen daime düşkırıklığı olur.Çünkü hastanın başlangıçtaki umut ya da beklentilerini tamamı yerine gelmemiştir.Bunların neler olduğunu baştan saptamak zordur.Çünkü bilinçli ve bilinçdışı bileşenlerden oluşurlar.Bunlar çoğunlukla gerçekçi beklentiler değillerdir.Daha çok çocukluk çağı düşlemlerinin özelliklerini taşırlar.Bir bakıma,masalların sonundaki “ Ondan sonra ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşadılar” söyleminin bilinçdışı veya bilinçöncesi söylemleri gibidirler.Psikoterapinin işlevlerinden biri,tüm acının,tüm çatışmaların,tüm gerginliğin ortadan kalkmayacağının öğrenilmesi, bazı uzlaşmalar gerektiğinin farkedilmesidir.Dolayısıyla,bu düş kırıklığı nedeniyle psikoterapiyi uzatmak yerine,düşkırıklığının ele alınması uygundur.Söz konusu “terapinin herşeyi değiştireceği düşleminin kaybı,başlı başına bir yas sürecini gerektirir.Burada sözünü ettiğimiz,gelişimsel bir kayıptır.Hasta uygun şekilde yasını tutup bu düşlemden vazgeçtiğinde,özerklik ve uyum yolunda bir adım daha atmış olacaktır.Bu,çok uzun süren ya da kişiyi çok derinden sarsan bir yas değildir.

Keder:Hem hasta,hem de terapist için işlenmesi gerekli bir süreçtir.Belli kurallara bağlı olması nedeniyle diğer içten ve yakın bir insan ilişkisi olduğunu unutmamak gerekir.Her iki tarafta da, yani hem hastada hem de terapistte,birbirine yönelik şefkat duyguları gelişmiştir.Bun nedenle psikoterapinin sonunda üstesinden gelinmesi gereken bir yitim vardır.Hasta kederini açıkca ifade eder.Terapist bunu yapmaz,ancak kendi kederini de yok saymamalı ve küçümsememelidir.

Belirtilerin Alevlenmesi:Hasta çoğu kez başvuru yakınmalarına döner.Bu belirtiler sıklıkla daha hafif ve geçicidir.Bunun neye bağlı olduğuna dair bazı görüşler ortaya atılmıstır.Örneğin:

  • Belirtiler,hastanın bilinçdışı olarak terapiyi uzatma isteğine bağlı olarak ortaya çıkar.
  • Belirtiler anksiyetenin dışavurumudur.”Bak,daha yeteri kadar öğrenmedim.Daha zaman ihtiyacım var.”
  • Belirtiler yeterince çözümlenmemiş çatışmaları işlemeye yönelik son bir çabadır.

Belirtilerin alevlenemsi psikoterapinin başarısızlığına işaret etmez ve sonlanmayı ertelemek için bir gerekçe oluşturmaz.Ayrıca sonlanma döneminde ortaya çıkan regresyon,her zaman belirtilerin tekrarlanmasına yol açmaz.Sonlanma süreci bazen ergenlikteki bireyleşme yaşantısının kısa bir şeklini de alabilir.

Çatışmaların Alevlenmesi:Aktarım ilişkisinde,belirginleşmiş ve sonra azalmış ya da kaybolmuş olan yanlar yeniden belirginleşir.Özellikle çatışmaları zaten ayrılma ve kayıplar etrafında düğümlenen hastalarda bu çok daha canlıdır.Örneğin şöyle düşünün:

Bu birey uyku sorunları,özellikle iş yaşamında baskı hissettiği dönemlerde yoğunlaşan hatırmaladığı karabasanlar,kendisine ya da ailesinden birine bişey olacağı ve öleceği korkusu,buna bağlı evhamlar,ortada yeteri kadar gerçekçi bir neden olmaksızın iflas edeceğini ve hem herşeyini hem de çevresindeki herkesi kaybedeceği şeklindeki korkuları nedeniyle başvurmuştu.

Bu bireyin geliştirdiği aktarımsal özelliklerin tümünü anlatamayacağım.Ancak konuyla ilgili yani şu: 12 yaşında annesini,18 yaşında ise aniden babasını kaybetmiş olan bu kişi,işi dolayısıyla sık yolculuk yapan birisiydi.Sık yolculuk yapmasının bazı bilinçdışı nedenleri de vardı.Uzun süre,her yolculuk dönüşü hastaneden içeri girdiğinde,ya terapisti bulamazsa şeklinde bir korkuya kapılıyordu.Bu hasta kardeşleri ve babaannesiyle birlikte bir tatile çıkmış,dönüşte babasının trafik kazasında öldüğünü öğrenmişti.Daha önce ise,uzun bir hastalık döneminin ardından annesi tedavi amacıyla yurt dışına gitmiş,fakat oradan cenazesi gelmişti.

Bu kişide,psikoterapi süreci biterken nelerin alevleneceğini öngörmek için bazı ipuçlarımızın olduğunu söyleyebiliriz.

Bazı hastaların bitiş dönemlerindeki aktarımlar,daha çok anne aktarımı şeklindedir.Bu türden alevlenmeler aynı zamanda,temel çatışmaların bir kez daha ele alınıp işlenmesine yardımcı olur.Hastanın duyguları,şimdi ve burada ortamında canlı olarak ulaşılabilir halde iken,bunları konuşmak çok daha anlamlıdır.

Ayrılık Anksiyetesi:Bitişi bekleyen hastanın anksiyetesi,çocuğun ana babasından ayrıldığı zaman duyduğu anksiyeteye benzetilebilir.”Siz olmadan nasıl yaparım,bilemiyorum.””Sorunlarım olursa kiminle konuşacağım?” gibi sorular sık karşılaşılan sorulardır.Bunlar bir bakıma yuvadan uçmaya hazırlanan kuşun son duraksamaları gibi düşünülebilir.

Şimdi bir süre için klinik boyuttan,kurumsal boyuta sıçrayalım ve psikoterapinin ve psikanalizin bitiş evresine biraz da o çerçeveden bakalım.Kurumsal olarak denir ki,aktarım nevrozu çözümlendiğinde psikanaliz biter.Ayrıca hastanın analistiyle,daha doğru bir söyleyişle,analistin bir takım işlevleriyle,analistin benlik işlevleriyle özdeşim yaptığı söylenir.Peki psikanaliz değil de,psikoterapi için ne söyleyebiliriz?

Kabaca özetlendiğinde: Divanda yatar durumda olmanın regresyon düzeyinde katkısını bir kenara bırakacak olursak, psikanalitik psikoterapi seanslarının sıklığı azaldıkça,tam bir aktarım nevrozu gelişmesi olasılığı ve bunun tam bir çözüme kavuşması olasılığı da azalır.Doğal olarak,bunda hastanın özellikleri de rol oynar.

Bir başka farklılık ise şudur:Psikanalizde,hasta tam olarak sindirilmiş bir özdeşim yapar.Yani analistin bazı benlik işlevleri artık onun kendi malı olur ve kendi kendine otomatik olarak kendini gözleme,çözümleme gibi işlemleri yapabilir hale gelir.Psikoterapide ise,özdeşim bu kadar olgun düzeyde olmaz.Örneğin,hasta “Terapistim olsaydı ne derdi? Ya da “Terapistimle bu konuyu nasıl ele alırdık? Şeklinde düşünmeye başlar ve bir iç konuşma geliştirir.

Psikanaliz ve psikanalitik psikoterapileri bir yelpaze üzerinde kabul eden görüş çevçevesinden baktığımızda,yelpazenin iki ucunu birbirinden ayırmak çok zor değildir.Ancak yelpazenin ortasına yaklaştıkça,bu işin o kadar da kolay olmadığı görülür.Yukarıda psikanaliz için söylenen hedefleri gerçekleştirebilen psikoterapi hastaları olduğu gibi,gerçekleştiremeyen psikanaliz hastaları da olabilir.

Her ne olursa olsun,sağaltımın şekli(yani psikanaliz mi,psikoterapi mi,sıklık-haftada bir mi,üç mü,beş mi?-,kullanılan teknikler) bitiş evresine damgasını vuran etmenlerdendir.Ülkemizde psikanaliz seçeneği,henüz yok denecek kadar az sayıda hastaya sunulabildiği için,bu değerlendirme daha çok “Nasıl bir psikoterapi?” sorusu bağlamında yapılmaktadır.Ancak doğaldır ki,ne bu uygulamaya ilişkin soru,ne de psikanalist ve psikoterapistlerin çözüme kavuşturması gereken diğer bazı teknik ve kurumsal sorular yalnızca ülkemize özgü değildir.Pratikte,sağaltım türünü seçmede birçok etmen belirleyici rol oynar.Bunların bir kısmı klinisyene bağlı etmenler,bir kısmı da hastaya bağlı etmenlerdir.

Amerikan Psikanaliz Birliği’nin 1989 sonbahar kongresinde gerçekleştirilen panelde,Cooper üç tipte psikoterapi hastası tanımlamıştır:

  1. Kendini daha derinden araştırma kapasitesi sınırlı olan hastalar
  2. Güçlük çektikleri alanlar sınırlı olup,makul ölçüde uyumlu psikolojik işlev görebilen hastalar
  3. Durumu psikanalize alınamayacak kadar ağır olan hastalar(Panel, 1993)

Doğaldır ki,bu üç hasta grubunun kendine özgü,farklı bir bitiş örüntüsü olacaktır.Cooper’a göre(Panel, 1993)

1.İlk gruptaki hastalar,sağaltımı amaca yönelik görece somut algılar yaşarlar.Bitiş,terapisti yanıltıcı bir kolaylık içinde tereyağından kıl çeker gibi olabilir.Buna karşı uyanık olmak ve yanılgıya düşmemek terapistin görevidir.Çoğunlukla oluşmuş olan bağları ele almak ve işlemek gerekir.Terapist bunu yapmazsa hastanın yadsımasına katılmış olur.Sanki ortada bir ayrılık,bir keder yok gibi davranılır.Bu,aslında hastanın yaşamında da yastan korunmak üzere kullandığı bir savunma yöntemi olabilir.Kayıplarının birşey arar,bulur,koyar ve örüntüsü değişmeden sürüp gider.Kayıplarının ötesine geçip yaratıcılığını kullanarak yaşam kalitesini yükseltemez.

2.Durumu daha ağır olan bu grup hastaların psikoterapisi hiç bir zaman tam olarak son bulmayabilir.Nesne(terapist) ellerinin altında olduğu sürece,gelebilecekleri en iyi durumu sürdürme şansları en yüksektir.Bu hastalara,gerektiğinde sağaltıma yeniden gelebileceklerini bildirmekte yarar vardır.Böylece yalnızca sınırlı bir ayrılığı yaşamış olurlar.

3.Psikopatolojisi sınırlı olan bu grup,yukarıdaki iki grubun ortasında yer alır.Büyük olasılıkla terapiste,gerçekçi temele dayalı derin bir bağla bağlanacaktır.Bitiş evresine girildiğinde,hastada nevrotik terkedilme tepkileri tüm belirtileriyle kendini gösterir.Bu bireyler,sağaltımdan en çok yararlanacak hastalar arasındadır.

Hastanın verdiği tepkiler,hasta için sonlanmanın ne anlama geldiği ile yakından ilişkilidir.Ayrılığının evrensel anlamına ek olarak,sonlanmanın birçok bireysel anlamı olabilir.Örneğin: ödipal zafer,narsisitik düşkırıklığı,üstbenliğin sınırlamalarından en sonunda kurtulmuş olma vb.

Bu bölümün başında gelişimsel kayıpları tanımlayarak ve özerkliğe doğru ilerlemeden söz ederek giriş yapmıştım.Şimdi özerkliği bir kez daha vurgulamak istiyorum.Blanck ve blanck adlı yazarlar(1988) da psikoterapide özerkliğin hedeflenmesine vurgu yaparlar ve sonlanmanın bir evre olmaktan ziyade,başlangıçtan itibaren varolan bir süreç olduğunu söylerler.İdeal olarak,psikoterapi sonlandığında,en üst düzeyde özerkliğin kazanılmış olacağını umuyoruz.Buna bağlı olarak,kişinin uygun biçimde kendisini özgürce ifade etmesini,yaratıcılığın,üretkenliğin artmasını bekliyoruz.

Kurumsal olarak,Hartmann(1939) özerkliği egonun dürtülerden görece bağımsızlığı olarak tanımlar.Blanck ve Blanck(1988), bir nesne ilişkileri boyutunu ekleyerek,bu tanımı şöyle genişletmişlerdir.Kendilik tasarımının nesne tasarımlarından görece bağımsızlığı.

Buraya kadar genelde nevrotik düzeyde yapılanması olan hastalardan söz ettik.Peki,nevrotik düzeyden daha alt düzeyde olan hastalarda,psikoterapi sürecinin sonlanmaya doğru gittiğini nerden anlarız?Bunu gösteren belli yapısal gelişmeler vardır.Akhtar(1995) bunları şöyle sıralamaktadır:

1.Ambivalansı(zıt duygular) yaşayabilme ve ambivalansa katlanabilme kapasitesinin ortaya çıkması ya da artması.

2.Başkalarına giderek daha fazla eşduyum yapabilme ve bunun sonucunda nesne ilişkilerinin derinleşmesi.

3.Kendisini daha gerçekci biçimde değerlendirebilme.

4.İnfantil tüm güçlüğünün işlenebilmesi ve bundan vazgeçilebilmesi.

5.Daha iyi dürtü denetimiyle kendini belli eden benlik gücü artışı.

6.Anksiyeteyi denetim altında tutabilmek için büyüsel eylemlere ya da düşlemlere,alkole ya da uyuşturucuya daha az başvurma.

7.Huzursuz olmadan yalnız başına kalabilme yetisinde artış.

8.Yoğun ve baskın oarak preödipal doğada olan aktarımın yerini yavaş yavaş incelikli bir ödipal aktarıma bırakması.

Yapılanmaları nevrotik düzeylerden daha alt düzeyde olan(borderline ve psikotik) hastaların kendilik ve nesne tasarımlarının ayrımlaşmasında ve bütünleşmesinde değişik derecede bozukluklar vardır.Bu bozukluklar duygulanımın düzenlenmesindeki bozukluklarla iç içedir.Bunun yansımalarından biri,derin,yeterince süreklilik arzeden bir keder duygusunun görülmeyişidir.Örneğin,nevrotik düzeyde kişilik yapılanmasına sahip hastalarımızın somut ya da soyut kayıpları karşısında duydukları üzüntüyü,kederi hissetmekte güçlük çekmiyoruz.Borderline hastalar ise,yas tutamazlar(Searles, 1982).Bu hastaların psikoterapisi sırasında da , belli bir yol katedilmeden önce aktarım ve karşı aktarımda yoğun üzüntü, keder gibi duygular hissedilmez.

Genç bir hastam sık sık sevgili değiştiriyordu.Bu arada sevdiği bazı arkadaşlarını bir gün içinde defterden siliyordu.Bu yaşantılarla ilgili hiç bir şey hissetmiyor,kısa zamanda,hatta onları terketmeden hemen önce yenilerini buluyordu.Fakat sık sık yoğun bir boşluk duygusundan yakınıyordu.Terapistin mazeretinden kaynaklanan bir nedenle atlanan seanslar olduğunda,buna hiç aldırış etmediğini söylüyor,ancak bir sonraki randevuya genellikle gelmiyordu.Gerekçe olarak, “O gün buraya gelmek anlamsız geldi” diyordu.Böyle zamanlarda, “Zaten ilerleme kaydetmiyoruz.Ben artık başka terapiste gideceğim” diyordu.Psikoterapi süreci ilerledikçe ayrılıklara karşı duyarsız değil,tersine çok duyarlı olduğu belirginleşti.Karşı taraftan algıladığı en ufak bir terkedilme,reddedilme tehdidinde,o kişi ile ne kadar içli dışlı olursa olsun,ona olan ilgisini birdenbire kaybediyor ve duygusal olarak kopuyordu.Bu,hastanın yas ve kedere karşı savunmasıydı.Ancak bu savunmalarını yeterince ele alıp işledikten sonra üzüntüye katlanabilir ve kısmen de olsa yas tutabilir hale geldi.Örneğin,tayin nedeniyle bir başka bölgeye göç edecek olan bir dostuna,önce türlü bahanelerle küsmeye kalktı.Ama sonra bunu yapmadı.Acısını,öfkesini,onu kaybetme korkularını terapisti ile konuşabildi.Arkadaşını uğurlayabildi.Mektup ve telefonlarla ilişkisini sürdürebildi.

Tahmin edilebileceği gibi, hastanın bunu başarabilmesindeki en büyük etken, “iyi” ve “kötü” kendilik ve nesne tasarımlarını süreç içinde bir araya getirebilmesi,bütünleşebilmesi olmuştu.Yoksa tümden iyi olan dost,onu terk ettiği için tümdem kötü olacak ve defterden silinecekti.

Volkan’a (1987) göre, iyi ve kötü tasarımların bir araya gelip bütünleştirilmeleri demek,bu tasarımsal birimlerin kaybedilmesi demektir.Hem de eşlik eden dürtü türevleri ve duygularımla birlikte.Klinik ortamda böyle birşey olduğunda yas duygusu ortaya çıkar.

Yukarıdaki örnekte,hastam yalnızca dostunun arkasından yas tutmadı.Aynı zamanda şunlara da hayıflandı: “Eskiden herşey benim elimdeydi.Onlar birşey yapınca kızıyordum,arkadaşlığımı kesiyordum.Şimdi kızamıyorum,sevdiğim yönleri geliyor aklıma.Hem ne yapsın,benim için istifa edecek değil ya.Eskisi gibi kızabilsem keşke.O zamanlar böyle üzülmüyordum.”

KAYNAKÇA

  • Volkan, V. D.& Zintl E. (2006). Kayıptan Sonra Yaşam. Halime Odağ Psikanaliz Ve Psikoterapi Vakfı Eğtim Notları No:2.Çevrenler: Müge Kocadere& Işıl Vahip.
  • Ayhan,E.&Işıl Vahip(2002).Psikopatoloji ve Psikoanalitik Teknik. . Halime Odağ Psikanaliz Ve Psikoterapi Vakfı Eğtim Notları, 199-218

 

ELİF KAYTAN                13.02.2017

YORUM YAP

Yorumunuzu giriniz!
Lütfen adınızı buraya girin