Hayatı Yaşamaya Değer Kılan Nedir?

0
182

 

İnsan, düşüncesini ifade edebilme ve kendi aklını özgürce kullanabilme yetisine sahip bir varlıktır. Öyleyse bu kuvvetimizi engelleyen yegane etken nedir?

Yaşamın birçok döneminde bizlere varoluşumuzu nasıl gerçekleştireceğimiz hakkında öğütler ve emirler verilmiş; bizim adımıza konuşmakla bizim konuşmamıza fırsat vermek arasındaki fark göz ardı edilmiştir. Bizler de insan olmanın bir getirisi olarak hisleri ve arzuları yoğun bir şekilde yaşamak isterken, sınırlarımızın dış dünya tarafından çizildiğine inanarak düşüncelerimizin önüne güçlü duvarlar örmüş ve alışkanlığın getirdiği düzenli rahatlamışlıkla hayata devam etmişizdir. Büyük dünyamızın küçük ama kimsenin zarar veremeyeceğinden kuşku duymadığımız çizgilerini oluşturup, sığ isteklerimizle geri plana attığımız yeteneklerimizin sönüp gitmesine izin vermişizdir.

İnsanın düşünce ve davranış biçimleri arasındaki tutarsızlığın bir süre sonra yaşamında kesintilere ve bozulmalara yol açtığı yadsınamayacak bir gerçek. Peki, yüreğimizde bir yerlerde ortaya çıkmayı arzulayan yeteneklerimiz ve hayallerimizi bastırarak, sınırlarımız ve fikirlerimiz arasında çırpınıp duran bir “ben”in sonucu ne oldu?

Daha hassas, eksik, karamsar ve her anına hüznün hakim olmaya başladığı bir yaşamın kucağına düşmek sonucun çarpıcı yansımaları olarak kendini gösterdi. Böylece, adeta bir kukla olarak sürdürdüğümüz yaşamımızın bir döngü içinde kıvrandığına inanarak kendi karamsarlığımızdan, daha canlı renklerin oluşturduğu programlara, araçlara yönelerek yine kendimiz tarafından etiketlenen tembelliğimizin sarhoş huzuru içerisinde yaşamaya devam ettik.

Sonucunda düşünmenin, yaratmanın hazzını bir kenara itmekle olumlanan tekdüze bir yaşamın hamuru yoğruldu ve şekli verildi. Ama bu uyuşukluk halinden çıkmanın doğuracağı heyecan ve ulaştırdığı doyum tadıldığında, geçmişin parmaklıklarının ardına dönmek uzak tutulması gereken bir anı olarak sandıkta yerini alıp çatıya kaldırılacaktı.  Peki, bunun ne kadarının farkındaydık?
Şimdi başlığımızdaki soruyu iç çatışmalarımıza rehberlik edecek sorgulayıcı bir benlik bilinciyle düşündüğümüzde, içine düştüğümüz karmaşıklığı giderme konusunda daha yetkin olabiliriz. İnsan yaşamında değerli kıldığı olgularla hayatın değerini sorgular. Bu noktada yaşamın merkezine ne veya neleri koyduğumuz oldukça önemli. Partnerimiz mi? İşimiz mi? Çocuklarımız mı?

Ya kendimizi merkeze ne kadar uzakta tutuyoruz?

Ayaklarımızın üzerinde durabiliyor muyuz? Fikirlerimizi özgürce paylaşabiliyor muyuz? Sevdiklerimize hislerimizi ne kadar belli edebiliyoruz? Ne kadar sevebiliyoruz?

Başkalarının koyduğu ve hayatımızın birçok alanında hissettiğimiz sınırların farkındayız. Oysa diğerlerinden sıyrılmış bir halde, bu sınırların ne kadarını kendimizin oluşturduğunu düşünmemiz gerekir. İnançlarımız ve isteklerimiz kimsenin tekelinde değilken, harekete geçmemizin önündeki engelin neden hep bir dış kuvvet olduğunda bu derece ısrarcıyız? Bu noktayı Mevlana’nın dizeleriyle ifade etmek belki de önemli bir vurgu olacaktır:

“Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki sen cansın.

Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin.

Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki

Aradığın ancak sensin, sen.”

Hayatı anlamak yolunda kat edeceğimiz bu zahmetli yol kimi zaman tıkanmamıza neden olacaktır. Ama zamanla yeteneklerimizi ve amacımızı evcilleştirerek kendi varlığımızı gerçekleştirme yolundaki adımlarımız hızlanacak; farkındalığımız arttıkça egemenliğimizin tasarrufu dışındaki her şey birdenbire içselleşecek ve sorun çözüm çerçevesinde şekillenecektir.

İşte bu noktayı dile getirmede başarılı ve oldukça manidar bir hikaye canlanıverir zihnimde; Feridüddin Attar, Anka Kuşu.

“Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg(Zümrüd-ü Anka ya da Phoenix), Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir. Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un varolduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi… İstek, aşk, marifet,istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri…Kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş… ”Aşk Denizi”nden geçmişler önce…”Ayrılık Vadisi”nden uçmuşlar… “Hırs Ovası”nı aşıp, “Kıskançlık Gölü”ne sapmışlar… Kuşların kimi Aşk Denizi’ne dalmış, kimi Ayrılık Vadisi’nde kopmuş sürüden… Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle… Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş. Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş, yıkıntılarını özlemiş. Balıkçıl Kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen altıncı vadi “Şaşkınlık” ve sonuncusu yedinci vadi “Yokoluş” ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş. Farsça “si” “otuz” demektir… “murg” ise “kuş”… Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg-otuz kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş.

30 kuş anlar ki; aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.”

Hayatın değerini anlama yolunda, kendimizi tanımak için sarfettiğimiz çabanın ardından olduğumuz yere geri döneceğiz. Aynada tanıdık bir surat ve konuştuğumuzda aynı ses selamlayacak bizi.  Ama sonucunda yine aynı kişi olmaya devam edeceğimizi kim söyleyebilir? Sözlerimi, sevdiğim bir yazarın satırlarıyla tamamlamak istiyorum:

“Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık.

Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”

 

Kaynakça:

http://blog.milliyet.com.tr/zumrud-u-anka-simurg—ruhun-yucelmesi-ve-yasarken-yeniden-dogus/Blog/?BlogNo=238576

http://akademik.semazen.net/author_article_print.php?id=1241

Stefan Zweig-Olağanüstü Bir Gece, İş Bankası Yayınları

YORUM YAP

Yorumunuzu giriniz!
Lütfen adınızı buraya girin